Ölüm Güzel Şey

Ölüm Güzel Şey

Dün akşam bazı bürokratik işlemler için hazırlanan evrakları karıştırırken, elime bir nüfus kaydı geçti. Kayıttaki ibarelerde o kişinin hayatına giren ve çıkan insanlar listelenmişti. 1934‘te doğduğu günden bu yana evliliği, doğan ve ölen çocukları, onların evlilikleri, evlat edinmesi gibi maddelerin sonunda Ölüm hanesinde yazan tarihte durakladım: 14/11/2009. O an’ı hatırladım bir anda ve sonra hızla geriye döndüm.

Hayatının son günleri, beraber yaşadıklarımız, hayatımızın köşe taşları, küçük ve sıradan detaylar, kavgalarımız, mutluluklarımız… Bütün bu An’lar hızla beynimin içinde dolanırken, önümdeki kağıdın görüntüsü giderek netliğini kaybediyordu. Bir süre sonra da kendimi sıkmayı bırakıp, koyverdim. Onun önemli özelliklerini, karakterini, şahsiyetini ve yaşadığı hayatı kendi içimde sorgularken aklıma en hayati soru geldi: “O’ndan bana ne kalmıştı?

Bunca yaşanmışlıktan, beraberlikten bana kalıtımsal olarak mutlaka bir şeyler geçmiş olmalıydı. Bir insan hiçbir ilişkiye girdiği gibi çıkmaz derler. Pekiyi ben hayatımın 29 senesini geçirdiğim bu adamdan neler kapmıştım? Farkında olmadan neleri enjekte etmişti ruhuma, kişiliğime ve benliğime?

İlk olarak aklıma sabrı geldi. Ben de oldukça sabırlı olduğuma inanırım. Ama sonra düşündüm ki yaşım ilerledikçe onun kadar sabırlı olmaktan çok uzaklaşıyorum. Çabuk parlayan, kolay hiddetlenen bir yapısı vardı. Oysa ben en zoraki anlarda bile soğukkanlılığımı korurum. Yeniliklere pek alışkın değildi ama mantıklı bir şekilde açıklanır ve anlatılırsa kolayca benimserdi. Bense tam tersine yeniliğe bayılır, her aynılaşan şeyden kolaylıkla sıkılırdım. Western ve aksiyon filmlerine bayılırdı. Ne yalan söyleyim çocukken bile Western’den nefret ederdim.

Aklıma yüzlerce özelliği geliyor, bir yandan bunların bendeki karşılığını bulmaya çalışıyor yine de tatmin olamıyordum. Sonunda önümdeki maddelere bir daha baktığımda büyük resmi gördüm. Bir çok özelliği aslında tek bir kaynaktan besleniyordu  ve bende karşılık bulan özelliklerinin kesişiminde tek bir ortak payda vardı: O aşırı duygusal biriydi.

Her zaman sevdikleri ile birlikte olmak ister, onlar dışında kalan hiçkimseyi umursamazdı. Sevdiklerine elinde-avucunda ne varsa verir, kendisi zor durumda kalmak pahasına da olsa sürekli paylaşırdı. Onun bu vericiliği benim çok canımı sıkardı. İnsanların onu enayi gibi gördüğünü söyler, arkadaş-dost kazığı yemekten neden bıkmadığına dair söylenip dururdum. “Görmüyor musun? Senden menfaati olmadan kapını çalan kimse görmedim şimdiye dek!” derdim.

Bu konuda o kadar çok kavga ederdik ki artık sürekli aynı şeyleri söylemekten midem bulanır olmuştu. Arkadaşının, hemen yanındaki dükkandan çok daha pahalıya sattığını bilmesine rağmen ısrarla gider, ondan alışveriş yapar, tanımadığı, sevmediği insanlarla çalışmaz, hep dostlarıyla iş yapardı. Sürekli kazıklanması, aldatılması ve kandırılması ile eğlenir, bazende çok acırdım. Ama o sonuna dek bundan hiç vazgeçmedi.

Ben ona kızıp, bağırdığım ve gereksiz duygusallık yaptığını, sözkonusu olduğunda arkadaşlık ve dostluğa yer olmadığını” söylerken aslında kendime çok kızdığımın farkında değildim. Zira kendi yaptığım şeyleri ona yapmaması gerektiğini söylüyordum.  Aslında ona enayi derken, için için kendi enayiliğime kızıyor, mantıklı yolu seçmesini salık verirken kendi mantıksızlığıma kızıyordum.

Bugün biraz daha yaşlandığımı düşünürken, bir şey daha öğrendim: duygusallık, sevdiklerinizi beslemek, sürekli onlara fayda sağlamaya çalışmak kötü bir şey değil. Bu müzmin hastalığı iliklerine kadar yaşamış biri olarak sonunda musalla taşında yatarken, cenazeye gelen onlarca kişinin yüzünde gördüm bunu. Yaşarken de karşısında sürekli başlar eğikti, ama o dimdik yürüyordu. Çünkü hiç bir zaman arkadaşlığını, dostluğunu, maddiyat veya dünyevi hırslara satmamıştı. Karşısında kim olursa olsun, hiç mahcubiyeti olmadan yaşadı ve bir gün duygusallığı onun yeterince yorduğu kalbine ağır geldi.

Bu dünyadan duygusal bir adam geçti. 75 yıllık yaşamına değenlerin karşısında hep mahçup olduğu ve saygıdan başka bir hisle anamadığı biri… O yüzden Hepimizin korkuyla andığı ölüm, onun için “Güzel Şey” oldu.

Kavgalarımızda bana hak verip, Profesyonel biri olsaydı yine böyle olur muydu? Her adını ananın gözleri dolar mıydı? Hiç sanmıyorum.

3 Comments

  1. Cihan KaloğluReply22 Mart 2010 at 22:56 

    Mirasına gözün gibi bakman dileğiyle… Başın sağolsun.

  2. Müge CermanReply2 Nisan 2010 at 22:27 

    Sevgili Fatih;
    Babamın iyice ağırlaştığı, hatta iki gün önce solunumunun durduğu, annemin hastalığının hızla ilerlediği, teyzemin menejiyomunun tekrarlaması riskiyle sürekli hastaneye taşındığımız şu günlerde, satırların bana çok acı verse de ilgiyle okudum. Satırlarında; sevgi, saygı, özlem, kızgınlık, hasret gibi pek çok duyguyu harmanlamışsın. Kaybın büyük ama, güzel anılarınızın çokluğu kendini iyi hissetmeni sağlayacaktır. Teşekkürler yazdığın ve paylaştığın için.
    Sevgi ve ışıkla kal…

  3. EmirReply4 Nisan 2010 at 12:55 

    Ölüm dünya üzerinde ki tek gerçek bir andır. Önemli olan ölüme hazırlanmak gerek. Kimin ne zaman öleceği veya hasta olanın yaşlı olanın öleceği anlamında değildir. Azrail hepimizin ensesinde, dikkatli olmak lazım. Kimse gençliğine ve konumuna aldanmasın. Bir gün gelecek hepimiz göreceğiz, sabredelim… Paylaşımın güzelmiş, ölümü ölmeden yaşamaya başlamak lazım.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.