Nerede Kalmıştık?

Nerede Kalmıştık?

Geçtiğimiz ay ofisi taşıdığımızda en zor kısmın yüzlerce kitabın yeniden kategorize edilerek düzenli bir şekilde kitaplığa yerleştirilmesi olduğunun farkındaydım. Erteledikçe ertelesem de kaçınılmaz olduğunu kabullenip dün hepsini tek tek özenle raflara yerleştirmeye başladım. Oldukça sıradan ve önemsiz olması gereken bu eylem, beni kendi içimde bir yolculuğa çıkardı ve inanılmaz bir farkındalığa sürükledi. Bu yazının da yazılma sebebi oldu.

Her bir kitabı tek tek elden geçirirken önce hepsinin bende ayrı bir hikayesi, zamanı ve katkıları olduğunu hatırladım. Zaman içinde kendi tarihime yolculuk yaparken; her kitapla birlikte onu ne zaman aldığım, hangi duygularla okuduğum, neler öğrendiğim, kitaptan çıktığımda nasıl bir insan olduğum, çevreme ve hayata nasıl baktığım, o sıralar neler yaşadığım, neler düşündüğüm, neler hissettiğim, bir sonraki kitaba nasıl ulaştığım gibi detaylar uzun zamandır hiç olmadığı kadar hafızamı tazelememe, kendimi sorgulamama ve bugünkü halime dair korkunç bir gerçekle yüzleşmeme neden oldu.

Ortaya çıkan zaman çizgisinde dipler, tepeler, hüzünler, sevinçler, yıkımlar, yeni başlangıçlar, bitişler,  dostluklar, nefretler, başarılar, kayıplar, sevgiler, aşklar, ihanetler, sadakatler, korkular, gururlar, utançlarla dolu enteresan bir kompozisyon oluşmuştu. Fakat son 1.5 – 2 seneye baktığımda devasa bir boşluk göze çarpıyor ve ister istemez manzaranın geride kalan 30 küsur yılını gölgede bırakıyordu.

Son 1.5 – 2 yılın kitapları alabildiğince sentetik, ruhsuz, anısız, popülist ve bana ait olmayan bir yerden gelmiş gibiydiler. Hiçbiri ile ilgili bir anı çağrışım yapmıyordu. Adeta kocaman bir pause tuşuna basmış ve hayatımı durdurmuştum. Hiçbir şey düşünemez olmuş, önüme sunulanları yapan, aynı rutinleri tekrarlayan, yeni adımlar atmayan, zaman hızla akıp giderken sadece olduğu yerde duran ve aynı kısır döngünün içinde sürekli aynı şeyleri tekrarlayan, içi boşalmış, heyecanı kaçmış, denilenleri yapan bir kuklaya dönüşmüştüm.

Kendi içimde sürekli nedenini çözmeye çalıştığım bu boşvermişlik ve bezginlik duygusu şimdi ete-kemiğe bürünmüş ve üstelik ürkütücü bir gerçeklikle karşımdaydı. Bu sitede o zaman aralığında tek bir kelime dahi yazı yazılmamış, kendim için yapmam gereken en asgari şeylerde de erteleme kavramı tavan yapmıştı.

Bu korkunç gerçekle yüzleşmek, zaten paramparça olan ruh halimi fiziksel acı ile harmanlayıp içimde büyük bir buhrana dönüştürdü. İşte bu duygularla oturdum bu satırları yazmaya. Zira hep bilinen o meşhur “Yazınca geçer” felsefesi bende işlemiyordu. Tam tersine ben “Geçmeyince yazıyordum.”

Seçim yapabilmemiz ve tercihlerimiz, bizi diğer canlılardan ayıran yegane özelliğimiz. Seçimlerimiz sayesinde kim olduğumuzu belirliyor, yaşayacaklarımızı hazırlıyor ve misafiri olduğumuz bu koca evrendeki yerimizi tayin ediyoruz. Fakat hiç seçim yapmayarak sadece önüne konan tercihleri yaşayıp, gölgelerde yaşamak herhalde bir insanın başına gelebilecek en kötü ve insan vasfını yitirebileceği şey.

Ya Tahammül Ya Sefer‘i elime aldığımda ilk düşündüğüm şey bu oldu. Geçmişteki kendime bu denli uzaklığımı aşmak için uzun bir sefere çıkmam gerekiyordu. Nereden başlayacağım ve neleri tercih edeceğim, hangi yolları seçeceğim geçmişimdeki kitapların hatırlattığı o noktalarda gizli. İzleri adım adım takip edip insan vasfını yeniden hak etme fikri bile oldukça heyecan verici. Yola ilk adımı atarken o kutsal soru ile başlıyorum yine:

Sahi, “Nerede kalmıştık?

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.