Kalem, Mürekkep, Yazı

Kalemin İnadı, Mürekkebin Özgürlüğü

Yazmak güzel bir hastalıktır ve siz ne kadar ara verseniz de içinizdeki dürtü sürekli bir yerlere bir şeyleri not eder. İstiflenen kelimeler artık istiap haddini aştığında ise istemeseniz de birden kağıda dökülüverirler. Uzun zamandır kendimle başbaşa kaldığım anlarda bunun nedenini ve nasılını sorguluyorum. Sorunun cevabı asla tek olmuyor ve her defasında da giderek yeni maddeler ekleniyor.

10 yılı aşkın zamandır istikrarlı şekilde yaptığım tek şey; istisnasız her gün günlüklere düştüğüm notlar herhalde. Bu benim içimdeki canavarı büyük ölçüde doyuruyor ama günlük hengame içinde diğer insanlarla paylaşılabilecek yazıları yazmak pek mümkün olmuyor. Bunu sitedeki yazı trafiğinden de rahatlıkla anlayabilirsiniz. Her şeyin giderek küçüldüğü, basitliğin asalete, sahteliğin gerçekliğe, avamlık ve laubaliliğin  saygı ve değere, niceliğin niteliğe galip geldiği şu zamanlarda “paylaşmak” sözünün karşılığı da maksimum 140 karaktere sığdırılan tek porsiyonluk ve genelde birbirinden kopyalanan düşünce özetlerine sıkışmış durumda.

Buna rağmen bazen bir buhran, bazen bir mutluluk veya sevinç, bazen bir kadın, hatta kimi zaman sadece güneşin içinizi ısıtan enerjisi bile istiflenmiş kelimelerin kilidini çözüp yeniden yazıya döküveriyor hepsini. Başlattığı süreçte durmadan yazıyor ve eteğinizdeki tüm taşları döküveriyorsunuz ortaya. Kalemin inadının, şişelerce biriken mürekkebi özgürlüğe kavuşturduğu bu anlarda arayı fazlasıyla kapattığımı bazen de dozu aştığımı hissediyorum.

Hiç neden yazdığımızı düşündünüz mü bilmiyorum ama ister Facebook veya Twitter gibi tek dozluk mecralarda geçici atışlar yapıyor,  isterseniz de bıkmadan usanmadan sayfalarca yazıyor olun; Orhan Pamuk‘un duygusal Nobel konuşmasında saydığı nedenlere bir göz atın. Size de en az biri, ya da tamamı çok tanıdık gelmiyor mu?

İçimden geldiği için yazıyorum!

Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum.

Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum.

Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum.

Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum.

Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.

Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum.

Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum.

Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum.

Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum.

Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum.

Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum.

Yalnız kalmak için yazıyorum.

Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum.

Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum.

Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum.

Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum.

Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum.

Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum.

Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum.

Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum.

Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum.

Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum.

Mutlu olmak için yazıyorum.

1 Comment

Bir Cevap Yazın