
Geçtiğimiz haftalarda başladığımız deneysel öykü çalışmasının dördüncü bölümüne geldik. Önceki bölümlerden (1. Bölüm, 2. Bölüm, 3. Bölüm) haberdar değilseniz bu bölümden pek bir şey anlamayabilirsiniz. Zaten okuduysanız ve konseptten haberdarsanız aşağıda kaldığınız yerden devam edebilirisiniz: Devamı »

Dün bir çılgınlık yapıp uzun zamandır defterlerde gömülü olan bir öykü denememin ilk bölümünü paylaşmıştım. Tatil günlerinde bölümleri yayınlamaya devam edeceğim. İkinci bölümü: “Geçti Sevdalarla Ömrüm” aşağıda. Öykü hakkındaki görüşlerinizi merakla bekliyorum. Devamı »

Size en uzun süre hayatımda olan (ve sanırım öyle de kalacak) kadından söz etmek istiyorum. Bu dünyaya gözümü açtığımda yanımda olmayan ama yanımda olanları değil de onu anne bellediğim, tanıyan herkesin kendisine bayıldığı ama hayatına girdikten sonra da aynı hızla kaçtığı kadından… Devamı »

Günlük tutmanın en güzel yanlarından biri de dilediğiniz zaman kişisel tarihinizde ayrıntılı bir yolculuğa çıkabilmeniz… Benim gibi unutkanlığı meşhur adamlar bile günlükler sayesinde birçok şeyi yıllar sonra, sanki o ana gidecek kadar detaylıca hatırlayabiliyorlar. Örneğin aşağıdaki satırlar 18 yaş günlüğümden: Devamı »

Adamın kafasında hep aynı üç kelime dönüp duruyordu saatlerdir: “Benim olsana sen”. Gecenin boşluğuna karışan sigara dumanının arkasından çıplak silüeti gözüken kadın, uyumadan önce munis bir şekilde koynuna sokulup, kokusunu içine çekmiş ve gözlerinin içine bakarak böyle fısıldamıştı ona. Devamı »

Bu soruyu adını hatırlamadığım bir romanda, kahramanlardan biri soruyordu sanırım. Yoksa bir filmde miydi? Hatırlamıyorum. O zaman da önce bir duraksamış, sonrasında ise zaten bu sırra vakıf olduğumu düşünerek hızla yoluma devam etmiştim. Ben, zaten insanlar büyüdükçe gerçekliğin daha da ortasına düşüp, cesaretlerini yitirerek; çocukluklarındaki o saf ve duruluktan uzaklaştığına ve artık hayaller yerine gerçeklerle yaşadıklarına inanıyordum. Oysaki durum oldukça farklıydı. Ve benim bunu anlamam 4-5 sene önce tüm enerjimi yeni işime yoğunlaştırdığım günlerde her şey o “kaçış yerinde”, siyasi tartışmalardan ortalık toz-dumanken oldu.

Farkında olmasa da herkesin “Hayat” dendiğinde anladığı şeyi özetleyen bir ana kelime vardır. Hayatın özüdür onun için. Hayat uçsuz bucaksız bir deniz ise, bu şey; o denizin en coşkulu ve aynı zamanda en dingin yerinin adıdır ona göre. Huzur kaynağı, yegane zevki, görünce yüzünün güldüğü, sahip olunca tüm dünyanın onun olduğunu hissettiren bir şey… Simyacı’da “Kişisel Menkıbe” de denir buna. Kimi için paradır bu, kimi için kariyer, kimi için statü, kimi için sanat. Liste uzar gider. Benim için bu kelime veya kavramın adı “Kadın“dır.

Hayatımın en önemli yazlarlarından Balzac‘ın kitaplığımda önemli bir yere sahip olan müthiş bir romanı vardır: Vadideki Zambak. Kitap, aristokrat bir aileden gelen genç bir adam olan Felix’in bir partide karşılaştığı, kendinden yaşça büyük ve evli bir kadın olan Henriette’e gördüğü andan itibaren aşık olmasını anlatır. Onu gördüğü ilk anı bir türlü unutamayan Felix ile Henriette,sonraları tekrar karşılaştığında koyu bir sohbete başlarlar. Asık suratlı, soğuk bir adamla mutsuz bir evliliği olan Henriette, kendisini birdenbire ona ailesindeki durumları ve kederli çocukluğunu anlatan bu adamla dertleşirken bulur. Zamanla aralarında temiz ve gizli bir aşk başlar. Fakat aşklarının imkansızlığı, aralarına giren uzak mesafeler ve zamanların etkisi, üzerlerinde yaratılan toplumsal baskılar gibi nedenlerle bu ikilinin acı dolu hikayesi giderek bir trajediye dönüşür. Öyle ki kitabı okurken, özellikle ikilinin mektuplaşmalarında gözyaşlarınıza hakim olamayabilirsiniz.
Bu aşk, diğer roman ve hikayelerdekilerin aksine yaşamsal her türlü zevk, olgu, durum ve menfaatlerden uzak, tamamen ruhsal bir duygu sağanağıdır. Nedensiz ve zamansız olması ile de okuyucuyu derinden etkiler. Bütün bunları size anlattım; çünkü birazdan size anlatacağım kadın, yani “Beyaz Zambak” ile olan hikayem de bu öyküye çok benzer.

Bu yazı bir aşkın öyküsü aslında. Belki de ölene dek sürecek bir bağlılığın hikayesi. Çok öncelerden, çocukluğumdan başlayabilirim bu öyküye. Uzunca zamandır, tanıştığımı bilip de bir türlü adlandıramadığım bu kavramın adını ilk duyduğum an hissettiğim şeylerden… Öylesine yoğundu ki o sıralar içimdeki yalnızlık; kelimenin tam anlamıyla aşık olmuştum bu duyguya. Benim için vazgeçilmez bir şey olmuştu. Kendimle başbaşa kalmak, kendimi dinlemek, bana inanılmaz zevk veriyordu. İçimdeki boşluğun beni hızla içine çektiği dipsiz bir kuyu olduğunu anladığım o an, hayatımdaki devrimlerden biridir. Bu “yalnız kalmak” ile alakalı değil, “yalnız hissetmek” ile alakalı bir durum. Biraz anlatmaya çalışayım isterseniz.