
Dünkü Genç Girişimciler yazısına gelen tepkilerin önemli bir bölümü, yazıda bahsi geçen hayallerin sahibi gençlere aitti. İnternet girişimcilerin ortak hayali, yurtdışındaki başarılı örneklerde olduğu gibi kısa sürede büyük değer yaratan bir şirkete sahip olmak. Hayaller güzel, peki ya gerçek hayat? Devamı »

Makale Yazarı: John Taylor Gatto
Mevcut okulların en büyük başarısı şu ki, benim en kaliteli öğretmen arkadaşlarım arasında, hatta tanıdığım en iyi aileler arasında bile çocukların başka türlü eğitilebileceğine dair düşünceye sahip olanların sayısı son derece azdır.
Oysa belki bir yüzyıl öncesinde durum çok daha başkaydı: İnsanlar yine disiplinliydiler, ama aynı zamanda özgürdüler; sosyal sınıflar arasında bu kadar keskin bölünmeler yoktu; insanlar kendilerinden daha emin, icad yeteneği yüksek, ve en önemlisi, pek çok şeyi bağımsız olarak kendileri düşünüp kendileri yapabiliyordu. Hayatın ferdî kısmı ve ferdî tercihler bir şekilde yaşama imkânı buluyordu.
Okullar bazı şeyleri çok abartıyorlar. Bir çocuğun temel okuma yazma ve matematik yeteneklerini kazanması için elli saatlik bir ders programı yeterlidir aslında. Ondan sonrasını çocuklar kendi kendilerine de öğrenebilirler. Okulda geçen on iki yıl, çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi amacı öne sürülse de, çoğunlukla etkisiz geçirilen bir süredir.
Toplum hayatı içinde bütünüyle aktif bir rol almadan bütün bir insan olmayı başaramazsın” diyordu Aristotle. Ve kesinlikle haklıydı. Etrafınıza ya da aynaya bir bakın; görünen manzara bu değil mi?
Makale Yazarı: John Taylor Gatto. Whole Earth Review’in 1991 Sonbahar sayısındaki “The Six-Lesson Schoolteacher” başlıklı makalesi‘nden çevrilmiştir.
Son söz: Bu makale çevirisi oldukça ilgi gördü. Sağda solda hakkında yazılar çıktı. Okurlardan da son derece olumlu tepkiler geldi. Umarım eğitim üzerine bir kez daha düşünmeye vesile olmuş, kendi payımıza da dersler çıkarabilmişizdir.
Kaçıranlar veya tekrar okumak isteyenler için bölümler

Çocuklara öğrettiğim altıncı ders, “daima izleniyor oldukları” dersidir. Ben bir eğitimci olarak öğrencilerimi daima gözetim altında tutarım. Bütün öğretmen arkadaşlarım da aynı şeyi yaparlar. Bu sebeple, çocukların kendilerine özel bir alanları yoktur, kendilerine özel bir zamanları da. Belki ders başlangıcında gelişigüzel arkadaşlık yapmaları için en fazla beş dakikaları olur. Sonra öğretmenler olarak bu süreci hemen keseriz. Eğer öğrenci gevezeliğe evde devam ediyorsa, aileleri çocuklarının düzensiz davranışlarını rapor etmeye teşvik ederek, onu da engellemeye çalışırız.

Öğrettiğim beşinci ders, “Öğrencinin değerinin onun değerini ölçen bir ‘gözlemci’ye bağlı olmasıdır.” Öğrenciler okullarda sürekli değerlendirmeye tabi tutulur ve o değerlendirmeler sonucunda belli etiketlemelere maruz kalırlar. Bir kesinlik izlenimi veren aylık öğrenci raporları, çocuğun etrafındaki onaylayıcıların sayısını arttırmak için evlere gönderilir. Ailelerin bu rapordan ne derece hoşnutsuz olacaklarının bir önemi yoktur. Aslında uzun bir uğraş sonucunda hazırlanmayan bu raporlar, öğrencinin “kusur profili”nin ortaya çıkarılmasını sağlar. Oysa bu “kusurlar” çocuğun belli bir mekanda belli bir andaki davranışlarından elde edilir. Ve bunlara bakılarak, çocuğun geleceği hakkında önemli birtakım kararlar alınır.

Öğrettiğim dördüncü ders, “Hangi derslere çalışacağına öğretmen olarak benim karar vereceğimdir.” Sahip olduğum bu güç sayesinde “iyi çocuklar” ile “kötü çocuklar”ı her zaman birbirlerinden ayırma fırsatı yakalarım. İyi çocuklar onlara verdiğim ödevi benimle hiçbir çatışmaya girmeden ve büyük bir istekle yapan öğrencilerdir. Aslına bakarsanız, çocuklara öğretilecek milyon tane iyi konu vardır. Ama ben öğretmen olarak bunların içinden yalnızca birkaç tanesini seçerim. Bu tercih bana aittir. Bu tercihi yaparken, hiç kuşkusuz, öğrencilerin bireysel merak ve ilgilerini görmezden gelirim.

Öğrettiğim üçüncü derse gelince: “Çocukların özgür iradelerini önceden tasarlanmış emir zincirleriyle kuşatmaktır.” Bir öğretmen olarak okulda öğrencilerin sayısız kararına müdahale ederim. Bunu yaparken, ya bana meşru bir hak olarak verilen notla korkuturum onları. Ya da benim sınıf üzerindeki kontrolümü tehdit eden davranışlarını disipline bildirmekle geri püskürtürüm. Özellikle bu gibi durumlarda benim kararlarım birbirine ardına hızla gelir.

Çocuklara öğrettiğim ikinci ders, Açıl dediğimde açılmak, kapan dediğimde kapanmaktır; tıpkı bir elektrik düğmesi gibi. İlk ders veya son ders olması hiç farketmez, öğrencilerimden her zaman öğrettiklerime karşı yüzde yüz bir ilgi beklerim. Bunu tavizsiz talep ederim. Sıralarının yanlarında sürekli dolaşarak onlardan hep bir beklenti içinde olurum. Onları onaylama yetkimi, aralarında bir rekabet oluşması yönünde bilinçli bir şekilde kullanırım.
Dersin bittiğini haber veren zil çaldığında ise, hemen tavır değiştirir ve onlardan ellerindeki işi derhal bırakmalarını isterim. Zil çaldıktan sonra onların işlerini bitirip bitirmemiş olmalarının hiçbir önemi yoktur. Zaten bu yüzden de, bildiğim kadarıyla dünyanın hiçbir yerinde ders saati içinde bitirilmiş, ortaya çıkarılmış önemli ve değerli bir iş yoktur. Sonra yeterli bir süre geçmeden de, onları başka bir derse hazırlık yapmaya zorlarım.
Zilden alınacak bir ders varsa, o da hiçbir işin bitirilmeye değmeyeceğidir. Okullardaki gizli mentalite, her ders bitiminde çalan zilde gizlidir. Ziller geçmiş ve gelecek algısını yok eder; her ders süresini bir aynılığa dönüştürür. Bu, tıpkı bir haritada yüksek dağlar ile hızla akan nehirlerin cansızlaştırılıp aynı şeylere dönüştürülmesine benzer. Zil sesi, her işe kayıtsızlık ve önemsizlik bulaştırır.
Yarınki devam bölümü: Bireysellik
Makale Yazarı: John Taylor Gatto. Whole Earth Review’in 1991 Sonbahar sayısındaki “The Six-Lesson Schoolteacher” başlıklı makalesi‘nden çevrilmiştir.

Dün Öğretmenlik ve Eğitim konusuna kısaca değinmiş ve size harika bir makaleden bahsetmiştim: “Okul Öğretmeninden Altı Ders“. Bugünden itibaren önümüzdeki 6 gün boyunca harika tespit ve güzel çıkarımlar içeren bu makalenin çevirisini yayınlıyor olacağım. Umarım okuyan herkes için yeterince faydalı olur. İlk bölüm ile başlıyoruz:
Bana Bay Gatto deyin lütfen. 26 yıl önce, yapacak daha iyi bir işim olmadığı için öğretmenliği seçtim. Lisans sertifikamda İngiliz dili ve edebiyatı dersleri verebileceğim yazıyor. Ama çalıştığım okullarda öğrencilere öğrettiğim şeyin daha başka dersler olduğunu düşünüyorum. Kazandığım ödülleri de sanırım, o dersleri size de aktardığım için aldım.

Öğretmenlik ilginç bir meslektir. İnsanlara bir şeyler öğretmek ve onlarla bir şeyleri paylaşmanın verdiği keyfin yanısıra, başta insanlarla uğraşmak ve diğer faktörlerin verdiği stresleri de beraber yaşarsınız. Öğrencilik zamanlarımda öğretmenlerden ve öğretmenlik‘ten nefret eder, “hiçbir zaman öğretmen olmayacağımı” söyler dururdum. Kaderin garip bir cilvesi sonucu her konuştuğum “büyük söz” gibi bu da başıma geldi ve hayatımın bir dönemi öğretmenlikle geçti. Bu süreçte öğretmenin yanısıra birçok şey öğrendim. Bunların en önemlisi de idealist ve bu mesleğe yıllarını vermiş insanların neden hala bütün zorluklarına rağmen öğretmenliği sürdürmekte ısrar ettikleriydi: bildiklerini paylaşmanın dayanılmaz zevki. Devamı »
Türkiye’nin sorunları tartışılırken ilk sırayı çoğunlukla eğitimsizlik, eğitim sistemi ve bilinçli, sağlam bireylerin yetiştirilmemesi gibi konular alır. Bu konuda bir çok sebep, çözüm, tarihsel süreç, yöntem, sistem, olay, kişiler ve kurumlar sayılabilir, tartışılabilir. Bütün bunları açıklayacak ve burada tartışacak durumda değilim ama bir şeylerin yanlış olduğunda herkesle hemfikirim. Geçenlerde rastladığım bir makale bu konuda yalnız olmadığımızı düşündürdü bana. Modern eğitim sisteminin taşlarını yerinden oynatmış idealist ve başarılı (Amerika’da 1989,1990 ve 1991 yıllarında “Yılın Eğitimcisi” seçilen) dünyaca ünlü eğitimci John Taylor Gatto‘nun “Okul Öğretmeninden Altı Ders” başlıklı makalesi harika tespitler içeriyor. Modern eğitim metodlarını ironik ve eğlenceli bir dille sorguluyor. Bizimde kendi payımıza buradan çıkaracağımız bir çok ders var.