
Geçen sene sonlarına doğru arkadaşlık kavramı üzerine bazı şeyler yazmıştım. Dün bir arkadaş sohbetinden sonra aklıma çocukluk zamanlarımdan kalma eski bir öykü düştü ve o yazıda da geçen dostluk kavramını yeniden sorgulamaya başladım. Devamı »

Öteden beri ne zaman kadın-erkek ilişkilerine dair bir konu açılsa, ister istemez bir kavramın mutlaka lafı geçer: Aşk. Tarihin varlığından beri süregelen, tanımı için onlarca yazar, düşünür ve bilimadamının uğraş verdiği bu kavram üstüne herkesin mutlaka söyleyecek bir sözü vardır. Benim tanımım da kendime göre… Devamı »

İnsani ilişkilere dair hemen her kavram gibi arkadaşlık kavramı da üzerinde uzlaşamadıklarımızdan malesef. Kimimiz için “arkadaş” sıfatıyla nitelendirilen kişiler hayatımızın en önemli insanları iken, kimimiz için ise gayet sıradan insanlar olabiliyor. Kimileri “arkadaş” adına şarkılar, şiirler yazayabiliyor. Kimileri ise sadece karşısındakine hitap ederken, son kelime olarak kullanıyor “arkadaş”ı. Devamı »

Adamın kafasında hep aynı üç kelime dönüp duruyordu saatlerdir: “Benim olsana sen”. Gecenin boşluğuna karışan sigara dumanının arkasından çıplak silüeti gözüken kadın, uyumadan önce munis bir şekilde koynuna sokulup, kokusunu içine çekmiş ve gözlerinin içine bakarak böyle fısıldamıştı ona. Devamı »

Bu soruyu adını hatırlamadığım bir romanda, kahramanlardan biri soruyordu sanırım. Yoksa bir filmde miydi? Hatırlamıyorum. O zaman da önce bir duraksamış, sonrasında ise zaten bu sırra vakıf olduğumu düşünerek hızla yoluma devam etmiştim. Ben, zaten insanlar büyüdükçe gerçekliğin daha da ortasına düşüp, cesaretlerini yitirerek; çocukluklarındaki o saf ve duruluktan uzaklaştığına ve artık hayaller yerine gerçeklerle yaşadıklarına inanıyordum. Oysaki durum oldukça farklıydı. Ve benim bunu anlamam 4-5 sene önce tüm enerjimi yeni işime yoğunlaştırdığım günlerde her şey o “kaçış yerinde”, siyasi tartışmalardan ortalık toz-dumanken oldu.

“İlk aşkım olduğunu biliyormuydun.” dedi bana. “Biliyordum” dedim. “Ve hayatım boyunca herşeyi seninle kıyasladığımı?” diye devam etti. Durmasını söyledim ona, söylediklerinin içimi kanattığını… Ama o durmadı:
Hayatım hep seni düşünmekle geçti mesela. Her şeyde biraz sen vardın. Her mutsuzluğumda seni düşünerek mutlu oldum. Çünkü ben kin gütmeyen biriyim. Kader deyip geçiyorum hep… Ama kimseyi senin yerine koyamadım. Sense bunu hiç bilemedin.
Dayanamadım: “Sen hiç bir şey söylemedin ki! Bunları nereden bilebilirdim? Kapalı bir kapıydın hep benim için!” diye isyan ettim.

Bembeyaz, tertemiz, ışıl ışıl bir gömleğinizin olduğunu düşünün. Üstüne bir leke yapıştığında hemen onu çıkarmak ve temizlemek için uğraş verirsiniz telaşla… Eğer önemsemezseniz, ikinci leke size hiç dokunmayacaktır. Bu boşvermişlik, başlardaki tertemiz gömleğin katrana dönüşene dek çirkefe bulanmasıyla sonuçlanır. Ruhumuz da aynen böyledir. Çocukluğumuzdaki o saf ve temiz iç dünyamızı sonraki yıllarda katrana dönüştüren şey, belki de onu ilk pislikle tanıştığında telaşlanıp temizlemekten imtina etmemizdir.

O’nu mutlaka görmek isteyeceksin bir gün, öyle veya böyle. Ne kadar “umurumda değil” desen de… Neden biliyor musun? Çünkü insanoğlunun yaşamasını sağlayan en önemli dürtü “merak”tır. Özellikle de “Nereden geldim ben, nasıl oldum?” gibi sorularının cevabını arar insan ömrü boyunca. Eninde sonunda senin de içinde bu merak uyanacak ve ona yenik düşeceksin. Onu bulacak ve görmek isteyeceksin.

28 yaşındayım… Hala çocuk yanlarım var biliyorum. Bugün yine sessizce köşesine çekilmiş ağlayan adam ben değil, o çocuktur. Bu karanlıkların hepsi bana ait. Tüm suçların kaynağı benim. Haytanın tekiyim ben. O çocuk masumdur.
O, birçok şeye ağlayacak kadar temizdi. Evet, ağlamaktan söz ediyorum. Hani şu zayıflık belirtisinden. İnsanın topluluk önünde çöküşüne neden olan eylemden. O böyle düşünmezdi. Bunları ben düşünürdüm. Hani şu “olgun” olan adam… O, gözyaşlarıyla ruhunu temizlerdi. Her zaman ağlayacak bir şeyler vardı onun için. Saflık ve temizlik ona göre kavramlardı. Bana göre değil.

Bu yazı bir aşkın öyküsü aslında. Belki de ölene dek sürecek bir bağlılığın hikayesi. Çok öncelerden, çocukluğumdan başlayabilirim bu öyküye. Uzunca zamandır, tanıştığımı bilip de bir türlü adlandıramadığım bu kavramın adını ilk duyduğum an hissettiğim şeylerden… Öylesine yoğundu ki o sıralar içimdeki yalnızlık; kelimenin tam anlamıyla aşık olmuştum bu duyguya. Benim için vazgeçilmez bir şey olmuştu. Kendimle başbaşa kalmak, kendimi dinlemek, bana inanılmaz zevk veriyordu. İçimdeki boşluğun beni hızla içine çektiği dipsiz bir kuyu olduğunu anladığım o an, hayatımdaki devrimlerden biridir. Bu “yalnız kalmak” ile alakalı değil, “yalnız hissetmek” ile alakalı bir durum. Biraz anlatmaya çalışayım isterseniz.