
28 yaşındayım… Hala çocuk yanlarım var biliyorum. Bugün yine sessizce köşesine çekilmiş ağlayan adam ben değil, o çocuktur. Bu karanlıkların hepsi bana ait. Tüm suçların kaynağı benim. Haytanın tekiyim ben. O çocuk masumdur.
O, birçok şeye ağlayacak kadar temizdi. Evet, ağlamaktan söz ediyorum. Hani şu zayıflık belirtisinden. İnsanın topluluk önünde çöküşüne neden olan eylemden. O böyle düşünmezdi. Bunları ben düşünürdüm. Hani şu “olgun” olan adam… O, gözyaşlarıyla ruhunu temizlerdi. Her zaman ağlayacak bir şeyler vardı onun için. Saflık ve temizlik ona göre kavramlardı. Bana göre değil.

Bu yazı bir aşkın öyküsü aslında. Belki de ölene dek sürecek bir bağlılığın hikayesi. Çok öncelerden, çocukluğumdan başlayabilirim bu öyküye. Uzunca zamandır, tanıştığımı bilip de bir türlü adlandıramadığım bu kavramın adını ilk duyduğum an hissettiğim şeylerden… Öylesine yoğundu ki o sıralar içimdeki yalnızlık; kelimenin tam anlamıyla aşık olmuştum bu duyguya. Benim için vazgeçilmez bir şey olmuştu. Kendimle başbaşa kalmak, kendimi dinlemek, bana inanılmaz zevk veriyordu. İçimdeki boşluğun beni hızla içine çektiği dipsiz bir kuyu olduğunu anladığım o an, hayatımdaki devrimlerden biridir. Bu “yalnız kalmak” ile alakalı değil, “yalnız hissetmek” ile alakalı bir durum. Biraz anlatmaya çalışayım isterseniz.

Uzunca zamandır, bir FriendFeed fenomenidir gidiyor İnternet camiasında. Bir çok faydayı bünyesinde barındıran bu harika araç; kimine göre arkadaşlarınızın internet üzerindeki yaşantısını kolayca takip edebileceğiniz bir ortam, kimine göre faydalı bir paylaşım platformu. Herkes kendi kişisel amaçlarına göre onu tanımlaya/kullanadursun, uzun zamandır beni farklı yönleriyle düşündürüyor FriendFeed. Klasik özelliklerinin yanısıra, ben FriendFeed’i gerçek hayatımızdaki kişiliğimizin (kişiye göre miktarı değişebilir) kısıtlanmış da olsa sanal ortama aktarımı ve hayat akışı (lifestream) olarak düşünüyorum. Belki de ilk defa bir sanal ortamın bunu sağladığı kanısındayım.